Son yıllarda Türkiye’de önemli bir tartışma odağı haline gelen asgari ücret, Asgari Ücret Tespit Yönetmeliği’nde “İşçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücret” şeklinde tanımlanıyor. Bu tanımdan hareketle gündeme taşınabilecek pek çok sorunun yanına, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sert biçimde şekillendirdiği istihdam rejimini ve ev içi emeği bu tartışmaya dahil ederek feministler olarak bazı sorular eklemeye ihtiyaç duyuyoruz. Ücreti belirlenen işçinin “kim olduğu, nasıl tanımlandığı” bir yana bizler için “kimin zorunlu ihtiyaçlarının dikkate alındığı” sorusunu tartışmaya açmak da elzem. Asgari ücret feminist bir mesele. Çünkü ücretli emek piyasasına dahil olan kadınların çoğu asgari ücret bandında veya altında ücret alıyor. Asgari ücretin “zorunlu ihtiyaçlara” dahi yetmediği bu düzende, gündelik hayatın devam etmesi için hem kadınlardan güvencesiz işlerle hane gelirine dahil olması hem de ev içindeki tüm yeniden üretim ve bakım sorumluluğunu, ne kadar artarsa artsın, kesintisiz üstlenmesi bekleniyor. Ancak elbette hem iktidar hem sermaye hem de işçi sınıfı kanadında hararetle tartışılan asgari ücretin halihazırda net olarak 17 bin 2 lira 12 kuruş olması (şu anda 22 bin 104 TL oldu), bu sorulardan, itirazlardan önce temel ihtiyaçları karşılamada ne kadar yeterli olduğuna şüphe düşürmeye yetiyor.
DİSK verilerine göre bugün yaklaşık 8,5 milyon kişi, yani özel sektör işçilerinin yarısı, asgari ücret civarında ücretlerle çalışıyor. Asgari ücret ile işçilerin ortalama ücretinden bahsederken nüfusun önemli bir bölümünün yaşam standartlarının da şekillendiği bir düzen de söz konusu. TÜRK-İŞ Kasım 2024 verilerine göre ise dört kişilik bir ailenin gıda harcaması olan açlık sınırı 20 bin 562 lira, gıda ile birlikte tüm temel ihtiyaçların karşılanması için gereken geliri gösteren yoksulluk sınırı 66 bin 976 lira. Kasım 2024’te yıllık TÜFE %47,09 olarak gerçekleşmiş. Yani asgari ücret, bu çarpık tanımıyla bile temel ihtiyaçları, insanca yaşamı karşılamaya yetmiyor. Kaldı ki yoksulluk ve açlık sınırının, üzerine temellendiği birim de patriyarkal kapitalizmin çekirdek birimi aile. Tartışmalar bekar bir çalışanın yaşama maliyeti (ki bu bekar çalışanın da cinsiyetsiz belirtilmesi, hemen hemen tüm istatistiklerden bildiğimiz üzere aslında örtük olarak erkek işçiyi işaret ediyor) üzerinden hesaplamalara değinse de DİSK gibi devrimci sendikaların dahi en çok odaklandığı, bu “aile” normuyla temellendirilmiş açlık ve yoksulluk sınırına dayalı asgari ücret eleştirisi, muhalif ve devrimci sendikaların da patriyarkal düzeni sorgusuz kabul ettiğini gösteriyor.
Asgari ücretin herhangi bir işçinin temel ihtiyaçlarını karşılayamayacağı kabulüyle tartışmayı sonlandırmak yerine emek piyasası ve ücret politikalarının şekillenmesinde partiyarkal sistemin yerini anlamaya çalışmak, gerçekçi ve kapsayıcı bir emek mücadelesinin kurulabilmesi için de elzem. Asgari ücretin tanımında bahsedilen işçinin örtük cinsiyeti ve temel ihtiyaçların bu cinsiyete göre belirlenmesi, ücret tartışmalarında kadını da ücretli/ücretsiz emeğini de saf dışı bırakıyor. Eve ekmek getiren kişinin, aile reisinin baba-koca-abi gibi erkekler olduğu algısının devam etmesi ile kadınların ücretli istihdam piyasasında da hane içinde de sarf ettiği emeğin değerinin belirlenmesi, patriyarka ile kapitalizmin uzlaşı alanı. Yani burada ve asgari ücret tartışmalarında itiraz noktamız, devlet ve sermaye gibi sendika temsilcilerinin de kadını ve emeğini patriyarkal ilişkilerin konumlandırdığı, görünmezleştirdiği, zaman zaman da kapitalist ilişkilerle içi içe geçerek değer biçtiği şekliyle ele alması. Kadınların istihdama katılırken önlerinde yükselen en büyük engel bakım emeği olurken bu durum istihdam piyasasına girdiğinde de daha çok güvencesiz, düşük ücretli işlerde çalışmasına neden oluyor.
Patriyarkal ilişkilerden uzak kendi hayatlarımızı kurmaya çalışırken
TÜİK’in Ekim 2024 bültenine göre kadınların istihdama katılım oranı %32,8. Fakat TÜİK bu orana, tam zamanlı kayıtlı istihdamın yanı sıra yarı zamanlı, esnek ve kayıt dışı çalışan kadınları da dahil ederek ulaşabiliyor. Yine, TÜİK 2022 Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine göre 25–49 yaş arası kadınlarda, 3 yaş altında çocuğu olmayan kadınların istihdama katılım oranları %56 iken çocuğu olanların oranı %28’e düşüyor. DİSK Genel-İş Mart 2024 Kadın Emeği raporuna göre 12 milyona yakın kadın, ev işleri ile ilgili ve ailevi nedenlerle çalışma hayatına katılamıyor. TÜİK İşgücü istatistikleri ise 2023 yılında ev işleri nedeniyle iş gücüne dahil olamayan 9 milyon 330 bin kişinin %100’ünün kadınlar olduğunu gösteriyor. Buna ekonomik krizin derinleştiği zamanlarda “evde annesine yardım eder” diyerek eğitimden geri çekilen kız çocuklarını da eklersek istihdama katılabilmenin, katılıp da insanca yaşanabilir bir ücret alabilmenin güçlükleri istatistiklere işte bu şekilde yansıyor.
Kadınların istihdama, dolayısıyla da ücret politikalarına dahil olabilmesi için bu bakım yükünden kurtulması gerekiyor. Peki ama nasıl? Bakım yükünü kadınların omzundan alacak kamusal hizmetlerin sınırlılığı yetmezmiş gibi bugün belediye kreşleri kapatılıyor. Aileci sosyal politika ve sosyal yardım sistemi hem iktidarın hem patriyarkal sistemin devamlılığı için bir rıza aracına dönüştürülmüş durumda. Bakım emeğini kamusallaştıracak bir sisteme bütçe ayırmak yerine, bakım aylıkları ile bakım yükünü yine hane içine ve kadınlara yüklemenin mali sonuçları kadar toplumsal ve politik sonuçları da son derece tartışmalı. Durum buyken hanenin, özel bakım hizmetlerini rahatça karşılayabilecek bir gelire de sahip olmaması halinde -ki asgari ücret belli- bu bakım emeği kadınların yükü olmaktan nasıl çıkarılacak? Bu bakım emeği asgari ücrete yansıtılabilir mi, yansıtılmalı mı? Bakım emeğinin ücret karşılığını belirlemek ve asgari ücrette bunu tanımlamak, patriyarkanın çizdiği kadınlık rollerini ve görevlerini pekiştirmeye hizmet eden bir araca dönüşmekten nasıl çıkar? Bizce bunun cevabı, bakım emeğinin sadece kamusallaştırılmasından değil, toplumsallaştırılmasından da geçiyor. Ancak bakım emeğinin kamusallaşmasının, aile içindeki kadın emeği sömürüsünün azalması için önemli bir adım olduğunu biliyoruz ve ısrarla talep ediyoruz.
Asgari ücret, ortalama ücret haline geldi: Yoksullukta eşitleniyoruz
Cinsiyetlendirilmiş iş kolları, kadın istihdamındaki eşitsizlik, istihdama katılımın önündeki patriyarkal engeller eş değer işe eşit ücret almayı imkansızlaştırıyor. Dahası ekonomik krizin işçiler ve kadınlar üzerindeki yükü artırması, emek sömürüsü yoğunlaşırken sermayenin kârında yaşanan patlama ve kamusal kaynakların sermayeye aktarımı ile tüm işçilerin ücretleri daralıyor. Asgari ücret artık norm ücret. Sermaye de bunu taban çizgisi alarak ücretleri genellikle bu rakam etrafında tutuyor. Asgari ücretin yüzde 20 fazlası ve altında ücret alanların oranı 2002’de yüzde 39 iken 2023’te yüzde 52,4. Geçimin imkansız olduğu asgari ücret, bir işçinin insanca yaşamını idame ettirmekten uzak bir rakam. Bugün asgari ücret tartışmalarıyla es geçilen şey, insanca yaşamın koşullarını talep etme, bunun için örgütlenme ve mücadele etme yollarının da daraltılmış olması.
Asgari ücret, aslında işçi sınıfının bir kazanımı olarak ortaya çıktığında istihdama yeni katılanları, en güvencesiz işçi kesimlerini korumayı amaçlıyordu. Bugün yaklaşık 110 ülkede uygulanıyor ancak Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama nüfusun sadece %4’ü asgari ücretle çalışıyor. Yani pek çok ülkede hâlâ geniş kesimleri kapsayan bir geçim ücreti değil. Türkiye’de ise asgari ücret, bir süredir bu işlevinden sıyrılarak ortalama ücreti temsil eder hale geldi. DİSK-AR’ın 2025 Asgari Ücret Araştırması’na göre 2023 yılı itibarıyla tüm özel sektör işçilerinin yüzde 48,9’u, asgari ücret komşuluğunda ücretlerle çalışıyor, kadınlarda ise bu oran yüzde 58,4. Kayıt dışı sektörlere bakıldığında ise kadınların yüzde 90’ından fazlası asgari ücrete ve daha azına çalışıyor.
Asgari ücretin, işçilerin kazandığı bir hak iken Türkiye’de ücret politikasında işçilerin taleplerini bastırmanın bir aracı haline gelmesi ise asgari ücretin nasıl belirlendiği ile son derece ilişkili. Beş hükümet, beş işveren ve beş işçi temsilcisinden (en çok üyeye sahip işçi ve işveren örgütlerinden) oluşan bir tespit komisyonunun varlığından söz etmekle birlikte bu komisyonun, cumhurbaşkanı kararını meşrulaştırmaktan öte bir işlev taşıdığını söylemek zor (bu komisyon 2018 yılında İş Kanunu kapsamından alınıp doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı). Dolayısıyla komisyon, insanca yaşam için gerekli temel ihtiyaçların karşılanabileceği ücreti tespit etmenin değil, ekonomik krizin ve enflasyonun faturasını işçilere kesmenin, kemer sıkma politikalarının temel bir adımı olarak ücretleri baskılamanın yoluna dönüşmüş durumda. Haliyle bu komisyonda ne kadınlara, LGBTİ+’lara ne de onların talep ve ihtiyaçlarına yer var. Komisyon toplantılarında sadece iki kadın işçi bulunurken temsil edilen sendikaların politikalarında da kadınların talepleri yer bulmuyor.
Devletin anayasayı rafa kaldırdığı, kamu hizmetlerinden çekildiği alanları dolduran yine kadınların görünmeyen emeği
Anayasa’nın 55. maddesine göre “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur.” İşte o adaletli ücretin sağlanmadığı, refah ve eşitliği hedefleyen hak temelli sosyal politika ve hizmetlerin de olmadığı yerde, kadınların görünmeyen emeği haneyi idame ettiriyor. Bundandır ki devlet de sermaye de patriyarka da kriz zamanlarında aynı şeye sarılıyor: Ailenin güçlendirilmesi. Hem işçinin biyolojik olarak üretilmesi hem de ertesi gün tekrar işe gidebilecek şekilde yeniden üretiminin sağlanması için kadınların hane içerisinde ücretsiz bir şekilde çalışmasına ihtiyaçları var. Haneye giren ücret daraldıkça, herhangi bir sosyal politika veya kamusal hizmet de olmayınca çocuk, hasta, yaşlı bakımı kadının üzerinde artan bir yüke dönüşüyor. Kadınlar, gıdaların en ucuz şekilde ve ihtiyaçları karşılamaya yetecek kadar üretilmesi için çarşı pazar dolanırken tencerenin nasıl dolacağını hesaplamakla uğraşıyor. Doğal gaz, elektrik evin diğer üyeleri gelene kadar açılmazken dışarıda buluşmalar yerini ev buluşmalarına, tatiller aile ziyaretlerine ya da kadınların hanedeki gibi ağırlıklı emek verdiği kamp/ev gibi seçeneklere dönüşüyor. Hanedeki erkeğe göre daha düşük ücrete çalışan kadın, kriz zamanlarında ücretli işi bırakıp özel alana çekilen taraf oluyor. Oysa duygusal, zihinsel, bedensel ve her türlü emeğini haneyi ayakta tutmak için harcayabilen kadının bu emeği; devletin, sermayenin yanında toplumun, işçi hareketinin dahi görünmezleştirmeyi tercih ettiği bir alana dönüşüyor.
Feminist taleplerimiz neler olabilir?
Asgari ücretin hem insanca bir yaşamı sağlayabilecek hem de ücretli/ücretsiz kadın emeğini gören bir ücrete dönüşmesine dair taleplerimizi birlikte seslendirmek ve büyütmek isterken taleplerin yer aldığı bu kısım, bu yazımızı okuyan tüm feministlerin fikirlerine açıktır.
● Asgari ücret değil yaşam ücreti talep edebiliriz. Yaşam ücretinin belirlenmesinde, işçinin temel ihtiyaçlarını veya “en asgaride hayatta kalmasını” sağlayan bir ücret politikasının değil, işçinin ürettiği değerde ve gelirde pay sahibi olmasının baz alınmasını talep edebilir, böylece ihtiyaç yerine bölüşüme dayalı bir düzen için mücadele edebiliriz.
● Yaşam ücretini belirleyecek komisyon, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ücret politikasına içkin temel bir mesele olarak ele almalı.
● Yaşam ücretini belirleyecek bu komisyon sermayeye değil işçi sınıfının taleplerine göre şekillenmeli; bu komisyonda kadınlar, LGBTİ+’lar da bulunmalı ve özgün talepleri buraya taşınmalı.
● Bir kadının yalnız başına veya çocuğu ile yaşayabileceği adil bir ücretin yanında, iş yerleri çocuk sahibi kadınlar için elverişli koşullara, örneğin kreşe, sahip olmalı.
● Kadın istihdamının ucuz ve güvencesiz yapısının ortadan kaldırılmasına dönük önlemler ve bakım emeğinin toplumsallaşması/kamulaştırılması yönünde politikalar üretilmeli.
● Genel bir talep olarak sendikalaşma önündeki engeller kaldırılmalı ki bu komisyonda sadece devlete yakın sendikalar değil emekten yana sendikalar da söz sahibi olabilmeli ve kadınların sendikalaşma oranı artabilmeli.
● Sendikaların, kadınların taleplerini dile getirecek yerlere dönüşmesi için kadınlar yönetim kadrolarında yer almalı, sendikalardaki mevcut erkek egemen anlayış son bulmalı.
● Yaşa veya bölgeye göre asgari ücret yaklaşımları çözüm olmayacağı gibi eşitsizliği derinleştirir. Tek bir yaşam ücreti ve en düşük ücrete göre eşitlenmek değil, insanca yaşayabilmemizi sağlayacak bir ücret istiyoruz.
Tüm bunların yapısal eşitsizlikten, patriyarkal kapitalizmden kaynaklanan bir sistem sorunu olduğu ortada; en nihayetinde bu sistem yıkılmadan insanca bir yaşam ücretine ulaşmanın, kadın emeğinin eşit ve adil bir şekilde değerlendirilmesinin önündeki güçlükleri görüyoruz. Bununla birlikte asgari ücret tartışmalarına feminist bir müdahale, feminist bir söz söylemenin gerekliliği ise ortada. Özgür, eşit, adil bir dünya tahayyülü için mücadelemiz baki.





