Son günlerde paylaşılan cinsel taciz ve cinsel saldırı beyanları, kültür, sanat ve eğitim alanlarında erkek şiddetinin nasıl normalleştirildiğini ve sistematikleştirildiğini bir kez daha gösterdi. Bu sistematik şiddetin devam edebilmesini sağlayan ise erkeklerin bulundukları alanlarda kendilerine sunulan koruma zırhı: İster isimleri parlıyor olsun, ister kendilerine minik bir köşe kapmış olsunlar bizzat yapımcıları, menajerleri, çevreleri ve arkadaşları tarafından korunuyorlar. Kadınlar bu üretim alanlarında, erkeklerin hükmettiği diğer tüm alanlarda olduğu gibi, erkek egemenliğinin çeşitli biçimlerine maruz kalıyor. Örneğin erkek bakışını ve dayattığı davranış kalıplarını reddeden kadınlar ahlakçılıkla suçlanıyor. Failler uyguladıkları şiddeti bulanıklaştırmak için “neyin taciz olduğunu bilmediğini” iddia ederek kendini aklamaya kalkıyor ya da konumlarından güç alarak şiddet uyguladığı kadını itibarsızlaştırıyor, çeperlere itiyor, üretim alanlarından dışlıyor. Cinsiyetçi yargıya güvenerek kadınlar hakkında iftiradan suç duyurusunda bulunuyor, tazminat davaları açarak “hukuki süreci başlattım” diyor. Kadınlar, etrafta böyle adamlarla yaşamak, bu adamlar kollanırken çeşitli alanlarda var olmak, hayatına ve mesleğine bu adamlara rağmen devam etmek için mücadele veriyor.
Bu erkekler kapladıkları yer, buldukları karşılık, statüleri veya itibarları ne olursa olsun, salt erkek oldukları, salt yapabildikleri için, erkek dayanışmasından aldıkları güçle kadınlar üzerinde hak iddia ederek gerek bedensel, gerek psikolojik şiddet ve tacizi kendilerine hak görüyor. Ve işledikleri suçu görünmezleştiren koca bir sistem, kadın düşmanlığını normalleştirmiş toplum, sarsılmaz dost meclisleri, erkeğin gözünden bakan yargı ve devlet, kadınları susturmaya çalışan, iktidar ilişkileriyle donanmış iş dünyaları sayesinde failler ifşa edildikten sonra da, ne sosyal izolasyon yaşıyor ne de suçlarının sorumluluğunu üstleniyor; aksine kolayca unutulma hakkından yararlanarak hayatını sürdürüyor.
Peki biz kadınlar, yaşadıklarımızı anlattığımızda işletilmeyen mekanizmalarla, bize kulak asmayan kurumlarla, erkek meclisleriyle, failleri savunanlarla karşılaştığımızda neler yaşıyoruz? İfşaya giden yol kolay bir yol değil; ifşa çoğu zaman acil durumda kırılan cam oluyor. Hem bir erkeği ifşa etmemize kadar giden süreçte hem de ifşa sonrasında fatura yine bize kesiliyor. Kolluk ifadelerinden davalara, teşhir pratiklerinden erkeklerin dost sohbetlerine kadar kadınlar faillerin suçlarının sonuçları yüzünden yine hedef tahtasına oturtuluyor; eylemleri, yaşamları, varlıkları sorguya açılıyor. Şiddetin ve tacizin failleri kariyerlerini sürdürürken, sektörden uzaklaşan ya da uzaklaştırılan kadınlar oluyor. Çünkü patriyarka, bir sistem olarak failin tarafında durmaya devam ediyor.
Bu yüzden, son ifşaların yalnızca eninde sonunda durulacak bir “dalga” olarak kalmaması, gerçek bir dönüşüme evrilmesi için şu soruları sormanın kritik olduğunu savunuyoruz: Tek tek yükselen bu hikayeler, birbirine eklenen ve aslında birbirinden farklı olmayan bu adamların işlediği suçların temize çekilmemesini nasıl sağlayabilir? Yıllardır kimi ortamlarda süregiden davranış biçimlerinin değiştirilmesine nasıl vesile olur? Faillerin suçlarını normalleştiren herkesin sorumluluk üstlenmesini nasıl mümkün kılar? Ortamları dönüştürmemize nasıl imkan tanır; erkeklerin unutulma hakkını bahane ederek geçmişlerini temize çekmesini nasıl önler?
Duyduğumuz bu hikâyelerin kişisel hikâyelerin ötesine geçerek kadınları güçlendirecek kolektif politik bir zemin, bir örgütlenme zemini yaratabilmesinin elzem olduğuna inanıyoruz. Yıllardır feminist dayanışmamızla, patriyarkanın baskısını kırmak için hem hukuku hem yargıyı sorumluluğa davet ediyor; içinde bulunduğumuz alanlar ve kurumlardan da bu sorumluluğu almalarını talep ediyoruz.
Bu mücadeleyi kol kola vererek tüm köşeleri kapan, iktidar ilişkileri içinde rıza inşa eden adamlara, erkeğin failliğini sürekli somut delillere dayandırmaya ve zaman aşımına uğratmaya bakan sisteme karşı da veriyoruz. Erkek şiddetinin bir spesifik gruba ya da belli tür bir erkek profiline ait olmadığını, erkekliğin kadınların bedeninin, emeğinin ve kimliğinin sömürüsüyle pekiştirildiğini biliyoruz.
Bugün sanat sektöründe yaşanan, her gün her yerde yaşanmakta olandır. Ailelerden dayanışma kurup örgütlendiğimiz çevrelere, sanatsal üretimlerimizden evlere, kampüslere, adliyelere, meclise, erkekler her yerde şiddet uyguluyor ve bu şiddeti normal görüyor. Fakat kadınların birikimiyle ve feminist dayanışmamızla her gün şiddetin bir norm olmaktan, kadınların yapabileceklerinin sınırlarını belirlemekten çıkması için mücadele ediyoruz. Failleri tanıyoruz, hep tanıyorduk. Gisele Pelicot’un da dediği gibi utanç yer değiştirsin diye hikayelerimizi anlatmaya, birbirimizin elini tutmaya devam edeceğiz. Böylece bu sistematik saldırıya, bu normalleşen patriyarka pratiklerine karşı sözümüzü çoğaltacağız. Bizi sindirmeye, yıldırmaya çalışan bu erkek dayanışmasını ancak mücadele ettikçe gerileteceğimizi biliyoruz. Örgütlüyken güçlüyüz. Yaşasın feminist dayanışmamız.







