Son günlerde gündeme gelen Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklif Taslağı, 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesinin gerçekte ne demek olduğunu, aileci politikaların bu ülkede yaşayan kadınların ve LGBTI+’ların hayatları ve bedenleri üzerindeki tasarruflarını “makbul değildir” diyerek suç haline getirmeye çalıştığını tüm açıklığıyla gösteriyor. Türk Ceza Kanunu ve Medeni Kanun’da yapılmak istenen değişikliklerle devlet hayatlarımıza karışmak, bedenlerimize müdahale etmek, kimliğimizi yok saymak istiyor. Bedenlerimiz üzerindeki hakkımızı elimizden alıp cinsiyet kimliklerimizi tıbbi zorunluluklara sıkıştırmaya çalışıyor. Suç tanımları üreterek varlığımızı suç haline getirmeye çalışıyor. Öyle ki, eşcinsel, trans, ‘kadın gibi kadın’ ya da ‘erkek gibi erkek’ olmayanlar için, sokakta olduğun gibi yürümek, istediğin gibi giyinmek, istediğinle görüşmek, sevgili olmak hatta kutlama yapmak suç.
Kim karar veriyor neyin makbul kadınlık, neyin makbul erkeklik olduğuna? Hangimiz tam anlamıyla sığıyoruz bu kalıplara? Hangi mahkemenin takdirinde etek, pantolon giymenin, makyaj yapmanın, oje sürmenin, saç boyunun, küpe takmanın, nasıl göründüğünün, yani insanların bedenlerini nasıl taşıdığının 1 ila 3 yıl cezaya tabi olup olmadığı? Bu değişiklikle hükümet kendi normlarını yasaya dönüştürmeye, kendi değerlerini toplumsallaştırmaya, kendi belirlediği ahlakı herkese dayatmaya, uymayanı aforoz etmeye kalkıyor. Komşunun komşuyu, okuldaki velinin diğerini, esnafın yan dükkanını, ev sahibinin kiracıyı, hastanın doktoru, taksicinin yolcuyu, herkesin herkesi CİMER’e şikâyet etmesinin teşvik edildiği bu ülkede bir ihbar konusu daha: “Biyolojik cinsiyete, genel ahlaka aykırı hareket etmek”.
Öte yandan aynı teklif taslağıyla, örneğin, cinsel saldırıya uğrayan bir kadın ilk duruşmaya bir sebeple gelemediyse davanın düşmesinin yolu açılıyor. Dava yoksa suç da yok. Birinin etekle gezmesi suç olabilirken cinsel saldırı suçu ortadan kaybolabiliyor. Cinsiyet uyum sürecini 21 yaşına yükseltenler, kız çocukların 15 yaşında evlendirilmesini gelenek diye normalleştiriyor. Yani trans olmak suç ama çocuk istismarı değil, öyle mi?
Bu taslakla sokağa çıkıp hakkını savunan, cezası iki yılın altındaki Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na Muhalefet suçundan tutuklanabilir. Ama yine aynı dönemde gündeme gelen infaz düzenlemesiyle açık cezaevinde yatan kadın katillerinin, tecavüzcülerin, erkek şiddeti faillerinin salıverilmesine kapı açılıyor. Karşımıza çıkıp “Kadına yönelik suçlarda cezasızlığı bitiyoruz” diyerek göstermelik ceza artışları öneren bu teklifi meşrulaştırmaya çalışacaklar. Bunu ilk defa yapmıyorlar. 2015’deki TCK değişikliğinde cinsel suçlarda ceza artırımı getirildiğinde biz yine bu, cezaları uygulanmaz kılacak, uygulamada cezasızlığı artıracak demiştik. Haklı çıktık.
Bugün de cezasızlığı bitiriyoruz diyerek aslında cezalandırdıkları LGBTİ+ların var olma hakkı, kadınların özgür seçimler yapabilme hakkı ve herkesin sokağa çıkıp itiraz etme hakkı. Yıllardır cezasızlığı bitirecek şeyin cinsiyet eşitliğini sağlamak olduğunu söylüyoruz. Eşitliği öne koymadan, eşitliğe inanmadan, eşitlik için uğraşmadan ceza artırarak şiddeti bitirmek mümkün değil. Bu teklif, devletin eşitliğe nasıl karşı olduğunu, adaleti nasıl da yalnızca kendine benzeyenler için istediğini bir kez daha ortaya çıkarıyor. Soruyoruz: Bugün devletin genel ahlak algısının ve ayrımcı politikasının kağıda dökülmüş hali olan bu yasa taslağının ürettiği ayrımcılığın karşısında koşulsuz şartsız kim duracak? Yıllardır nefrete ve heteroseksizme karşı örgütlenen LGBTİ+’lar, feministler ve kadın örgütleri elbette bugün de mücadele edecek ama bu tasarı yalnızca bizleri mi ilgilendiriyor?
Bizler ayrımcılığa karşı politik mücadeleden vazgeçmeyeceğiz, eşit ve özgür bir yaşam ve dayanışma için örgütlenme hakkımıza saldıran bu tasarıyı reddediyoruz. Haklarımızın, yaşamlarımızın, kimliğimizin, varlığımızın iktidarın genel ahlak zorlamasına sıkıştırılmasını kabul etmiyoruz. Bu teklifi meclise getirmeye cüret edememelerini sağlamak zorundayız. Ama bu sadece feministlerin ve LGBTİ+ların sorumluluğu değil. Herkesi bunun karşısında durmaya çağırıyoruz.





